Türklerin yükselişi

Hiç olmadıkları kadar başarılılar: Berlin’deki Türk girişimcileri ekonomiye yılda 3,5 milyar avro kazandırıyorlar. Alman faziletleri ve Türk mentalitesinden oluşan bir anlayış ise en büyük yardımcıları.
Foto: Uwe Steinert

Patlıcan, kamyon ve tabut – Bunlar, başarılı şirket öyküsü ve bu sayede başarılı bir entegrasyonun gerçekleşmesini sağlayan şeyler.
Hanifi Aydın başarısını kelimenin tam anlamıyla Türk girişimciliğinin sahip olduğu klişe sayesinde elde etmiş - Aydın, döner üretimine ilk başlayan girişimcilerden. Hauptschule (Ortaokul) mezunu ve Doğu Anadolu’dan Almanya’ya gelen ilk misafir işçi ailelerinden birinin çocuğu olan Aydın, severek giydiği antrasit renkli takım elbisesiyle tam anlamıyla kendi emeğiyle başarılı olmuş bir insan izlenimi veriyor. Türk vatandaşı olan Aydın düzenli bir çalışma masası, iki adet deri koltuk ve duvarlarında bazı modern sanat eseri bulunan büyük ve aydınlık bir büroda oturuyor. Penceresinden baktığında, kamyonlardan her sabah iki ton et indirilen Weißensee semtindeki fabrikasının avlusunu görüyor.
Başlangıç yıllarını düşündüğünde içini çeken iş adamı, „Uzun bir yoldu” diyor ve çok şey öğrenmek zorunda kaldığını belirtiyor: Hızla büyüyen bir işletmenin nasıl yönetilmesi gerektiğini, bir muhasebeci çalıştırması gerektiğini ve ürün teslim alırken yalnızca kamyonda bulunan ürünlere değil aynı zamanda kamyon şöförünü de gözden geçirdiğini anlatıyor. „Titiz bir girişimci olmak için insanın kendi işini kendisinin görebilmesi de gerekir” diyen Aydın, geçmiş yıllarda Alman ve Türk şirket danışmanlarından danışmanlık hizmeti aldığını belirtiyor.

Üstelik başarılı da olmuş: „Aydın Döner Produktion GmbH” yıllık 2,5 milyon avroluk cirosuyla Berlin’in en büyük döner üreticisi olmasa da ürünleri sektöründe güvenilir ve kaliteli olarak kabul görüyor. „AT ruhsatlı ilk işletmenin” sahibi olmaktan oldukça gurur duyan Berlin’li iş adamının bürosunun girişindeki duvarlarda sayısız sertifika ve belge asılı duruyor. Aydın, birkaç yıldır federal partiler CDU ve CSU’nun düzenledikleri yaz festivaline de bir döner satış standı açması için davet ediliyor. Üstelik  Alman Şansölyesi Merkel’in kişisel isteği ile. Aydın, „Bayan Merkel döneri seviyor” diyor.

Aydın dönerin hikayesi 1992 yılında başlıyor. „Duvar yıkılmıştı ve kent her geçen gün büyüyordu ve bir şirket kurmak için oldukça fırsat doğmuştu“ diyerek geçmişi değerlendiren  46 yaşındaki Aydın, 90 yılların başında oldukça fazla talep olduğunu belirtirken, „o dönemde en fazla 10 döner üreticisi vardı“ diye ekliyor. Ancak artık „Türk İş Rehberi“ kayıtlarında Berlin‘de 36 döner üreticisi kayıtlı ve kent hala dönerin kalesi durumunda. „To go“ döner 70‘li yıllarda keşfedildiğinde döner satıcıları, kendi dönerlerini sabah saatlerinde kendileri hazırlamak zorundaydılar. Ancak artık o günler geçmişte kaldı ve döner satıcıları neredeyse tamamen paketlenmiş dönerleri Aydın gibi döner üreticileriden temin ediyorlar. Sektör Almanya‘da yılda yaklaşık 2 milyar avro ciro yapan bir sanayi kolu haline geldi.

Aydın etrafına, elde ettiği başarısının kendine kazandırdığı bir kendine güven yayıyor. Bu şaşılacak bir durum değil, çünkü Aydın ne de olsa Almanya‘daki Türk göçmenlerin hayalini kurdukları hayatı yaşıyor. Zira, 1961 yılındaki anlaşmanın ardından Andolu‘nun farklı köşelerinden trene binerek Stuttgart, Münih ya da Berlin‘deki fabrikaların üretim bandlarında çalışmak isteyen her işçi neredeyse aynı umudu paylaşıyordu: gurbette hızla refaha ulaşmak ve Anadolu‘da bulunan yurtlarına büyük bir Mercedes araba ve ceplerinde kalın bir çek defteri ile dönmek istiyorlardı. Birçok misafir işçi için bu hayal hala gerçekleşmedi. Ne zengin olabilmiş ne de Almanya‘yı terk edebilmiş durumdalar.
Ancak giderek artan sayıdaki Türk vatandaşı Hanifi Aydın gibi karlı işlere girebilmeyi başarıyor. Şu anda kendilerinin Berlin için oluşturduğu sektör rehberinde, Türk kökenlilerin kurduğu 9000 küçük ve orta ölçekli işletme bulunuyor. Türk şirket sahipleri 29 bin kişiye istihdam sağlıyor ve Sanayi ve Ticaret Odası‘nın verilerine göre yılda 3,5 milyar avro ciro elde ediyorlar. Kentte artık, göçmen kökenli ve elbette şık arabalarla Türkiye‘ye dönmek istemeyen yeni bir burjuvazi oluşmuş durumda. Artık uçakla memleketlerine gidiyorlar ve üstelik yalnızca tatil yapmak için. Türk girişimcilerin yeni vatanı artık Almanya.

Aydın da ailesi ile birlikte, işlemler için zaman ayırabildiğinde Alman vatandaşı olmak istiyor. „Bana sorarsanız kendimi entegre olmuş olarak görüyorum“ diyen Aydın, Berlin dışında herhangi bir yerde yaşamayacağını belirtiyor ve ekliyor: „Ancak tüm Almanların beni kabul ettiği duygusuna sahip değilim“. Güneyli iş adamı günlük hayatında bazı Almanların hala Almanya‘nın bir göçmen ülkesi olduğu gerçeğini anlayamadığını hissettiğini ifade ediyor. Ekonomide bunun farklı olduğunu belirten Aydın artık „multikulti“ nin (çokkültürlülük) bir realite olduğunu söylüyor. Örneğin gıda kontrolörlerinin başlangıçta birçok Türk işletmesinin kontrol edilmesinde oldukça zorlandıklarını belirten  Aydın, „çok nadiren konrole geliyorlardı“ diyor ve artık bu kontrollerin sorunsuzca yapıldığını ve kurumların hijyen koşullarının artık başını ağrıtmadığını söylüyor ve hatta bu denetimlerin „harika birşey“ olduğunu ekliyor. Zira dönerin bir imaj sorunu olduğunu belirten Aydın, „ancak bunun nedeni bizim yeterince lobi çalışması yapmayışımızdan kaynaklanıyor“ diyor. 

Duvar yıkılmıştı ve kent her geçen gün büyüyordu ve bir şirket kurmak için oldukça fırsat doğmuştu

Bu konuda Türklerin henüz çok şey öğrenmesi gerektiğini ve kamuoyunda algılanışları konusunda çalışmaları gerektiğini belirten Aydın, her çürük et skandalında „süper bir marka olan dönerimizin” adı kötü anılacağına herkesin sektör içerisinde yer alan kara koyunların kamuoyu önüne çıkarılmasına yardımcı olması gerektiğini söylüyor. „Bu sayede ürün olarak döner değil sorumlular teşhir edilir” diyen Hanifi Aydın, bu mesajı ile federal çapta kalite standartları belirlenmesi için çalıştığı döner üreticileri konferanslarına katılıyor. Aydın birkaç yıl önce arkadaşları ile „Avrupa Türk Döner İşletmeleri Derneği”ni kurmuş. Bu dernekle imajlarını parlatmayı düşünüyorlar.

Türk kökenli girişimciler ilk başlarda çoğunlukla etnik ürünler alanına cesaret gösterebiliyorlardı. Şark gıda maddeleri satıyorlar ya da teleshoplarda ülkelerine ucuz telefon görüşmeleri sunuyorlardı. Bugün her Berlin’li ikamet ettiği sokağın köşesinde ismi kulağa Türkçe gelen bir terzi tanıyordur. Ancak dönercilik sektörü toplumun kenarından ortasına giden yollar arasındaki en iyi örnek. Salatalı ekmek arası et Almanların en sevdikleri ayaküstü yemekleri haline geldi. Dünyanın hiçbir yerinde döner dükkanları çeşitliliği, dönerin doğum yeri olan Berlin’den daha büyük değil. Gerçi döner hala bir Türk ürünü ancak asla küçümsenecek bir ürün değil.

Türkler bunun dışında da alışageldik iş alanlarını terk ettiler. Misafir işçilerin çocuk ve torunları kentteki tüm branşlara dağılıyorlar. Muayenehanelere sahipler, sigorta şirketleri için çalışıyorlar, banka şubeleri açıyorlar, araba satıyorlar ve diğer şirketlere danışmanlık yapıyorlar. Berlin’de yaşayan Türkler arasında özellikle 90’lı yıllarda yaşanan iş kurma oranındaki patlamanın birçok nedeni vardı: Türkler arasında kaybedecek birşeyi bulunmayan çok sayıda işsiz mevcuttu. Bunun yanısıra giderek artan oranda genç meslek eğitimi almaya ve öğrenim görmeye başlamıştı. Varlığını hala koruyan vatana geri dönme sözleri giderek daha sessiz ifade edilmeye başlandı ve anlamını yitirdi. Birşeyler yapabilme gayreti oldukça büyüktü. Ve görüldüğü kadarıyla bugün de değişen birşey yok.

Türkler arasında yeni iş kuranların oranını yüzde 10 olarak ifade eden şirket danışmanı Emre Kiraz, bu oranın Türklerin içinde bulundukları sıkıntılardan kaynaklandığını belirtiyor. Bu durumun aynı zamanda Türklerin doğasına da uygun olduğunu belirten Kiraz, „doğuştan hizmet yeteneğine sahipler” diyor.

Ancak bu çıkışı yakalayan Türkleri Alman meslekdaşlarından ayıran şey nedir? Ve her iki taraf birbirlerinden muhtemelen neler öğrenebilirler? İlk önce şu tespiti yapmak gerekiyor: Kendi işine sahip olan Türk kökenli iş adamaları homojen bir grup değil. Bu iş adamları farklı inançları ile birbirlerinden ayrılıyorlar (Aleviler, Sünniler ve diğerleri) ya da kendilerini ayrı etnik bir grup olarak algılıyorlar (Kürtler, Zazalar) ve bunların hepsi tabii ki başlı başına kişiliklere sahipler.

Ben de diğerlerinin sahip olduğu engel ve fırsatlara sahip oldum

Türk kökenli iş adamlarını genel olarak tanımlamak zor olsa da iki iş adamı grubu olarak ayırmak mümkün. Bir grup müşterilerini büyük ölçüde Türk toplumunda sağlıyor ve ürün paletini onlara göre uyarlıyor. Türk önceliklerine değer veriyorlarlar ve hizmetlerini „a la turca” sunuyorlar. Diğer gruptaki iş adamlarının şirket profillerine bakıldığında, rahatlıkla Heinz Müller ismine de sahip olabilirdi diye düşünülebilir. Tıpkı „BOS Spedition” adlı şirketin sahibi Osman Sönmez gibi.

Türk ve Alman iş adamlarını birbirlerinden ayıran bir nokta varmı sorusuna yanıt vermek istemeyen Sönmez, böyle birşeyin kendisi için mesele olmadığını söylüyor ve ekliyor, „Ben bir girişimciyim. Nokta.” Berlin büyük halinde nakliye şirketi sahibi olan Sönmez’in 2200 metrekare soğuk deposu bulunan iş yerinde gıda maddeleri tasnif ediliyor, etiketleniyor ve müşterilere sevk ediliyor. Uzman sigortacılık eğitimi almış olan Özmen’in yönettiği şirket üç vardiyalı olarak 103 daimi personele çalışma olanağı sağlıyor ve yılda 7,5 milyon avro net gelir elde ediyor. Özmen’in başarı hikayesi de tıpkı bulaşıkçılıktan milyonerliğe uzanan bir insanın hikayesine benzerlik gösteriyor.

Misafir işçi olan bir ailenin çocuğu olarak 8 yaşında Berlin’e gelen Sönmez, arkadaşının tavsiyesi üzerine 25 yaşında ilk Daimler-Benz 809 model kamyonunu satın alıyor. Sönmez ve arkadaşı kamyonları ile „akla gelen herşeyi” taşıyorlar. Berlin Duvarı’nın yıkılmasının ardından işleri o kadar iyi gidiyor ki, Sönmez hemen birkaç yıl sonra ikinci kamyonunu ve ilk işçilerini işe alıyor. Bütün bunlar gerçekleşirken tarihler 1993 yılını gösteriyordu. Bugün Sönmez’in çalışanları ayda 160.000 ton yakıt tüketiyorlar. „Güvenilir bir partner olduğumuzu ispatladık” diyor Sönmez yakaladığı hızlı başarıyı ifade ederken.

BOS Spedition adlı şirkette çalışanların neredeyse tamamı Alman. „İş olarak da Türklerle maalesef işimiz az” diyen Sönmez, ülkesinin vatandaşlarının sunduğu hizmete pek rağbet etmediklerini belirtiyor. „Bir kamyona ihtiyaç duyduklarında kendilerine bir kamyon alıyorlar” diyen Sönmez ekliyor; „bunun daha ucuz olduğuna inanıyorlar”.

Sosyolojik açıdan bakıldığında 45 yaşındaki Sönmez başarılı bir entegrasyon için örnek teşkil edebilir. Ancak bu tür tanımlamalar hoşuna gitmiyormuş gibi görünüyor. Köken ve başarı konusunda „ben de diğerlerinin sahip olduğu engel ve fırsatlara sahip oldum” diyen Sönmez, „Türk olarak herhangi bir dezavantaj yaşamadım” diyor. „Ebeveynlerim için kendi işini kurmak bir tabuydu” diyen Sönmez, anne-babasının yalnızca misafir işçi olduğunu ve iş verenleriyle imzaladıkları iş akdine sahip olmak zorunda olduklarını belirtiyor ve „pasaportlarında bunu belgeleyen bir mühüre sahip olmaları gerektiğini” ekliyor. O dönemlerin artık geride kaldığını söyleyen iş adamı, 1985 yılından itibaren bu tür düzenlemelerin kademeli olarak kaldırıldığını belirtiyor.

Aslında hep inşaat sektörüne girmek istiyordum ama Almanya beni bırakmadı

Ancak Türkler hala belirli koşulları yerine getirmedikleri sürece Almanya’da kendi işlerini kurma hakkına sahip değiller. Bu tecrübeyi Yusuf Oktar’da yaşamak zorunda kalmış. 1998 yılında Kreuzberg ilçesinde kuaför salonu sahibi olan eşi nedeniyle Almanya’ya gelen Oktar, Türkiye’de Kimya bölümünü bitirmiş ve mermer ustası. Ancak eşinin Türk pasaportuna sahip olması nedeniyle Almanya’da üç yıl çalışma hakkına sahip olamamış. Oktar’ı işe almak isteyen şirketler Federal İş ve İşçi Bulma Kurumu’na dahi gitmişler. Ancak nafile. Çalışma hakkını elde ettikten sonra ise kendi işini kurma hakkına sahip olamamış. Bu nedenle bir süre McDonald’da çalışmış. Bir dönem sonra kendi işini kurma yolu açılsa da bu hak Oktar’a tamamen sınırsız olarak tanınmamış. Oktar bir inşaat firması kurmak istemiş, ancak Türkiye’den getirdiği sertifikalar Almanya’da tanınmamış. Bunun üzerine Oktar, Wilmerdorf semtinde bir döner dükkanı açmış. Bu dükkanı bir süre sonra satmış ve Pankow ilçesinde bir restoran açmış. Mutlaka inşaat sektörüne girmek isteyen Oktar bu restoranı da satmış. „Aslında hep inşaat sektörüne girmek istiyordum ama Almanya beni bırakmadı” diyen Oktar’ın kurduğu YO Immo + Yo Bau adlı firması Almanya’da gayrımenkul satın alıp kazançlı olarak geri satmayı planlıyor.

Bu girişimin bir başarı öyküsüne dönüşüp dönüşmeyeeğini ise zaman gösterecek. Ancak Türk kökenli girişimciler son zamanlarda oldukça başarılı öykülere imza atıyorlar. Geçtiğimiz yıllarda bu başarı öykülerine imza atan iş adamalarına ait portrelerin yer aldığı birçok kitap basıldı ve bu kitaplar bilimsel araştırmaların konusu haline geldi. Örneğin Türkiye Araştırmaları Merkezi 2005 yılında Berlin Senatosu’nun isteği üzerine bir araştırma yaptı. Bu araştırmanın sonuçlarına göre Berlin’deki Türk kökenli girişimciler ortalama 44 yaşında, yaklaşık 26 yıldan bu yana Almanya’da yaşıyorlar ve büyük oranda göçmen ailelerin çocukları. Bu girişimilerin yaklaşık yarısı Alman vatandaşlığına sahip ve yüzde 20’si kadınlardan oluşuyor.

İlk işletmeler Türklerin sahip olduğu ihtiyaçların Alman iş yerleri ve işletmeleri tarafından karşılanmaması nedeniyle ortaya çıktı

Ekonomik denetleme şirketi Pricewaterhouse Coopers (PwC) birkaç ay önce federal çapta yağtığı bir araştırmanın sonucunu açıkladı. Bu araştırmada Türk kökenli girişimciler „ekonomik başarının en önemli dayanaklarından biri” olarak tanımlandılar. Yine aynı araştırmada bu girişimcilerin Almanya’nın ihracat lideri olarak yer edinmesine katkı sağladıkları belirtildi. Araştırmada 150 katılımcıya, kendilerinde ve Alman meslekdaşlarında hangi olumlu ve olumsuz özellikleri tespit edebildikleri de soruldu. Sonuç: katılımcıların yarısından fazlası çalışma azmi, risk alma ve gayretli olmayı, üçte biri ise çok lisanlı olmayı ve uyum sağlabilmeyi tipik Türk özellikleri olarak tanımladı. Sahip oldukları dezavantajları ise dil sorunları, kendi toplumlarına olması gerektiğinden fazla yoğunlaşma ile muhasebe ve hesaplama işlemlerinde sorunlar olarak sıraladılar. Araştırmaya göre Türk girişimciler aslında tam da bu nedenle düzen, dakiklik, disiplin ve ödeme ahlakı gibi „Alman faziletlerine” değer veriyorlar.

„Bildungswerk Kreuzberg (BWK)” yöneticisi Nihat Sorgeç bu özellikleri edindiği tecrübelere dayanarak onaylıyor. „Yeni iş kuran Türk girişimcilerin yüzde 70’e varan oranı kısa bir süre sonra ya başarısız oluyorlar ya da yaptıkları işten vazgeçiyorlar” diyen Sorgeç, bunun nedenini yalnızca çok az sayıda girişimcinin  ihtiyaç analizi ya da mali plan oluşturmak için zaman ayırıyor olmaları ile açıklıyor. „Bütün bunlara rağmen başarılı olanlar ise gerçekten başarı odaklı, esnek ve Türk aileleri arasında bulunan güçlü birliktelikten yararlanıyorlar” diyen Sorgeç söylediklerinin ne anlama geldiğini çok iyi biliyor. Mesleği gereği daima kendi işini kurmak isteyenlerle meşgul olan Sorgeç, kendisine yalnızca başarı değil aynı zamanda biraz da şöhret kazandıran bir şirket kurdu.

Federal Şansölye geçen yıl Sorgeç’i ödüllendirdi. Tıpkı Berlin Eyaleti Başbakanı Klaus Wowereit gibi eski Federal Cumhurbaşkanı Johannes Rau’da Sorgeç’in iş yerini ziyaret etmişti. Sorgeç, yaklaşık 20 yıl önce bugün örnek olarak gösterilen, kolay olduğu kadar akılcı bir düşünceye sahipti: sorunlu bir semtte, işsizleri ve sosyal olarak göz ardı edilen gençleri hedef alan bir eğitim kurumu kurdu. 7000 metrekare alana sahip olan BWK aracılığıyla Sorgeç kaynakçı, kuaför, otelcilik uzmanları yetiştiriyor ve diğer meslek eğitimleri veriyor.

Sorgeç’in verdiği hizmetlerin özel yanı ise şu: Piyasaya eğitim alan gençler tarafından uygulanan hizmetler sunarak, aynı zamanda bu gençlerin söz konusu meslekleri öğrenmesini sağlıyor. Sorgeç sahip olduğu eğitim kurumunun içinde bulunduğu semte uygun olarak çalışıyor. Satış eğitimi alan gençler ilk iş deneyimlerini edinirken, Kreuzberg sakinleri BWK Shoplarında günlük ihtiyaçlarını giderebiliyorlar. Yaz ayları için bira bahçesine sahip bir çeşit halk kantini olan „Casino” da uygun fiyatlı öğle yemeği yenebiliyor. Ve yine uygun fiyatlı bir catering hizmeti almak isteyen herkes eğitim gören gençlerin sayesinde bunu elde edebiliyor. Sorgeç’in geliştirdiği konsept başarılı oluyor: Bugün yaklaşık 700 genç ve orta yaşlı insan BWK’nin sunduğu eğitim programlarında kayıtlı durumuda. Bu çalışma yoğunluğunun altından kalkabilmek için Sorgeç 100 kişiye istihdam sağlıyor.

Antakya kökenli bir Türk olan Sorgeç Almanya’da yaşadığı yaklaşık 30 yılda Türk kökenli girişimcilerin yükselişleri için bir açıklama bulmuş: „İlk işletmeler Türklerin sahip olduğu ihtiyaçların Alman iş yerleri ve işletmeleri tarafından karşılanmaması nedeniyle ortaya çıktı” diyen Sorgeç, patlıcan benzeri tipik Türk sebze ve meyve türlerinin 70’li yıllarda hiçbir yerde bulunamadığını belirtiyor ve „Fabrikalardaki üretim bandlarında kurtulabilen herkes bir sebze meyve dükkanı açtı” diyor.

Kadir Şahin’in sahip olduğu şirkette bir ihtiyaçtan doğmuş. Şahin’in babası yaklaşık 20 yıl önce vefat ettiğinde, babasının naaşının bulunduğu tabut Türkiye’ye gönderilirken kaybolmuş. Cenaze hizmetleri veren Alman şirket tabutların uluslararası nakliyesi konusunda bilgili değildi ve çalışanları nerede hata yapıldığını anlayamamışlardı. Lufthansa’yı şahsen aramak zorunda kalan Şahin, tabutun yanlışlıkla Frankfurt’a gönderildiğini ve burada teslim alınmak üzere beklediğini tespit etmiş. Bugün, „Bu tam bir faciaydı” diyen 54 yaşındaki Şahin, İslami usullere göre vefat eden birinin naaşının bir gün sonra ya da en geç üç gün sonra toprağa verilmesi gerektiğini belirtiyor. Şahin, „Alman şirketleri böyle birşeyi başaramadılar” diyor.

Şahin, o tarihten bu yana cenaze nakli işinde ve dini vecibeleri sorunsuz olarak yerine getirmeye gayret ediyor. Şahin, ortağı ile Neukölln ilçesinde, Federal Başkent Berlin’in Müslümanlara ait cenazelerin ihtiyaç duydukları tüm hizmetleri veren şirketini kurmuş. Şirket, cenazelerin dini vecibelere göre yıkandığı bir alan, cenaze sahiplerinin ibadetlerini yerine getirebilecekleri kıble yönünde hazırlanmış bir oda, bir soğutucu oda ve üzerlerinde Kuran ayetlerinin yazılı olduğu bezlerin yer aldığı örnek tabutların bulunduğu sterilize edilmiş bir büroya sahip.
„İslami Cenaze Hizmetleri” şirketinin geçen yıl gerçekleştirdiği yaklaşık yüz cenaze nakil işinden üç tanesi Müslüman olan Almanlara ait olsa da müşterilerinin geneli Araplar, Türkler ve Balkanlardan gelen Müslmanlardan oluşuyor. Bu nedenle Arap bir çalışan işe alan Şahin, „Alman meslekdaşlarımızın sunmadığı bir hizmeti sunuyoruz” diyor. Şirketinin yurt dışındaki mezar yeri ayarlanmasına kadar her türlü hizmeti sunduğunu ve bütün bu işlemler esnasında ise cenaze sahiplerini nakil konusunda en ince ayrıntısına kadar bilgilendirdiğini belirten Şahin, veraset ve sosyal yardım başvurularının da fiyata dahil olduğunu ifade ediyor. „Türk ailelerinde ailenin geçimini sağlayan kişi vefat ettiğinde, geride kalanlar genelde ne yapacaklarını bilmiyorlar” diyen Şahin, aile üyelerinin bürokratik işlemler konusunda belirli bir zaman yardıma ihtiyaç duyduklarını söylüyor.

Türk cemaati toplum içerisinde göz ardı ediliyor

Etnik ekonomi sektöründe hizmet veren birçok Türk girişimci bu tür kapsamlı danışmanlık hizmetleri vermeleri gerekiyor. Bunun bir örneği de iki yıl önce Kreuzberg ilçesinde „Interkultureller Pflegedienst Anna” adlı bakım evini kuran Melek Temel. Temel, yaşlı bakımının ne anlama geldiğini emekli Türklere anlatmak zorunda kalıyor. „Bazıları bizi temizlik hizmeti veren gezici bir firma sanıyor” diyen 40 yaşındaki, narin görünümlü Temel, bunun yanısıra birçoğunun verilen hizmetin masrafını kendileri değil devletin karşıladığını bilmediğini ifade ediyor. Gülerek, „Bunu söylediğim zaman bana inanmıyorlar” diyen Temel, müşterilerinin mektup tercümesi veya başvuru formlarının doldurulması benzeri birçok „kağıt işini” de üstlendiklerini vurguluyor.

Türk müşterilerin özelllikle ikili insan ilişkileri bazında gerçekleşen özel ihtiyaçları var: Gneisenau sokağındaki merkezlerindeki bürosunda „Bizim müşterilerimizde hemen gelip işe koyulmak olmaz” diyen Temel, yaşlıların kendilerinden öncelikle oturup bir çay içmelerini ve hallerini sormalarını beklediklerini belirtiyor. „Şayet acı çekiyorlar ise onlarla birlikte ağlıyoruz” diyen Temel, Alman emeklilerin de Türk ilgisinin tadına vardığını belirtiyor. Zira Temel’in müşterileri arasında mutlaka Türk bakıcı hizmetleri talep eden bazı Almanlar mevcut. Ancak Temel ve 7 çalışanının bakımlarını üstlendikleri müşterilerin büyük bir çoğunluğu Türk. „Kendilerini genelde yabancılara açmaktan çekiniyorlar. Ancak bu engel aşıldıktan sonra çok ailevi bir ilişki istiyorlar” diyen iş kadını müşterileri ile aralarında profesyonel bir mesafe bırakmanın her zaman kolay olmadığını ancak esas zorluğun burada yattığını vurguluyor.

Genel ve diyabetik doktoru Sohrab Fahimi’de aynı zorluklarla başa çıkmak zorunda kalıyor. Diyabetolojinin „konuşan bir tıp” olduğunu ve iletişimin öneme vurgu yapan Fahimi, eskiden Kottbusser Tor caddesinde bulunan muayenehanesindeki hastaların yüzde 90’ının Türk kökenli olduğunu söylüyor. Ancak babası ile birlikte işlettiği muayenehanesini Gesundheitszentrum Bergmannstraße binasına taşıdıktan sonra bu oran yüzde 50 seviyesine gerilemiş durumda. Buna rağmen eğitim derslerini Türkçe olarak gerçekleştiriyor.

Müslümanların özel ihtiyaçları sağlık ile hasta ve yaşlı bakım sektörünün önüne bugünden aşılması gereken zorluklar çıkarıyor. Zira geçmişteki beklentilerin aksine birçok göçmen, çalışma hayatından ayrıldıktan sonra Almanya’da kaldı. Bazıları burada aile kurmuş olan çocuklarının yanında kalmayı istiyor. Bazıları ise sahip oldukları yaşta Alman sağlık sisteminin sağladığı avantajlardan vazgeçmek istemiyorlar. Yapılan tahminlere göre 2030 yılında Almanya’da yaşayan yaşlı insanların yaklaşık yüzde 25’i göçmenlerden oluşacak. Temel, edindiği tecrübelere dayanarak, „her ne kadar Türklerden bu beklenmese de bunların çoğu yalnız yaşıyor olacak” bilgisini veriyor.

Bunun sonucu olarak hasta ve yaşlı bakım sektöründe bir patlama yaşanıyor. „Kültürlere karşı duyarlı yaşlı bakım” sektöründe bir pazar boşluğu keşfeden firmaların sayısı giderek artıyor. Şu anda Berlin’de Türk kökenlilere ait 13 adet hasta ve yaşlı bakım hizmeti veren firma bulunuyor. „İş neredeyse kendiliğinden yürüyor” diyen Melek Temel, ilk dönemlerde başka bir Türk işletmesinde tecrübe kazandığını, bir eğitim aldığını ve akabinde kendisine ait bakım hizmeti firmasını kurduğunu belirtiyor. „Ve o tarihten bu yana durmaksızın büyüyoruz” diyen ve çocuğunu tek başına yetiştiren Temel, bu başarının kız kardeşi ve eniştesinin yardımları olmaksızın mümkün olmadığını belirtiyor. İş yeri ailenin birbirine bağlı olması nedeniyle yaşamını sürdürüyor. PwC şirket araştırmalarına katılan deneklerin görüşüne göre bu Türk girişimcileri Alman meslekdaşlarından ayıran önemli özelliklerden bir tanesi. Deneklerin yüzde 81’inin görüşüne göre Türk girişimciler, ailelerinden gelecek desteğe Alman girişimcilere göre daha fazla güvenebilirler.

Türk iş adamlarının büyük bir bölümü (yaklaşık 6000), Sanayi ve Ticaret Odaları bünyesinde organize olmuş durumda. Ancak iş hayatına yeni giren girişimciler kendi lobilerini de kurmuş durumdalar: Türkische Unternehmer und Handwerker aus Neukölln (TUH-Berlin) ya da Wilmersdorf ‘daki Türkisch-Deutsche Unternehmungsvereinigung Berlin-Brandenburg (TDU) bunlardan bazıları. 1996 yılında kurulmasından bu yana TDU üye sayısını 280’e çıkararak on kat artırdı. Bu üyeler arasında bazı Alman girişimciler de mevcut. Ancak neden etnik olarak organize olma ihtiyacı duyuyorlar?

„Türk cemaati toplum içerisinde göz ardı ediliyor” diyen Lobi Birliği Basın Sözcüsü Hakan Authman, kendi işini yeni kuranların birçoğunun bunu mecburiyetten yaptıklarını belirtiyor. Bu nedenle kendi işini kurarak sektöre yeni girenlerin çoğunun bir dizi sorun ile mücadele etmek zorunda kaldıklarını belirten Authman, „TDU’nun Türk kökenli üyeleri, ekonomik alandaki bu engellemeleri Alman meslekdaşları ile birlikte aşma gayreti içerisindeler” diyor. Bunun karşılığında da Alman girişimcilerin Türk şirketlerine ve Türk toplumuna olan ilişkilerini yoğunlaştırdığını vurgulayan Autman, „bu durumdan her iki tarafta yarar görüyor” diyor. TDU’nun siyaset kurumundan „göçmen kökenli ailelerden gelerek kendi işini kurmak isteyenler için daha iyi bir ortamın yaratılmasını” umut ettiğini ifade eden Authman, bunun ülkemizin geleceği için bir yatırım anlamına geleceğini belirtiyor ve Almanya’nın daha az yerine getirilmesi gereken koşul ve daha iyi bilgi elde etmesi gereken girişimci ruhlu insanlara ihtiyacı olduğunu ekliyor.

Her bardağı hesaplamıyoruz. Esneğiz ve herşeyi mümkün kılıyoruz

Girişimcilik ruhu Hıdır Güneser’i 45 yaşında yakalamış. Güneser normal bir insan ve herhangi bir mesleki eğitime sahip olmayan Türk yöneticilerinden biri. Türkiye’den gelen 47 yaşındaki Güneser yıllar boyu inşaatlarda ve maatbaada vasıfsız işçi olarak çalışmış. İş piyasasında ise artık onun gibi çalışan artık aranmıyordu. Bunun üzerine Güneser kendi işini kurdu. „Karamsarlıkdan değil ancak mecburiyetten” diyen Güneser, tanıdığı başka bir Türk’e ait olan düğün ve kutlama salonunun el değiştirdiğini duymuş. „Beklemeden harekete geçtim ve kredi aldım” diyen Güneser birdenbire yönetici olmuş. Güneser 2 yıldır, Tegel’in batısında kalan Askanierring’de bulunan „Nostalgie Festsälen” adlı düğün ve kutlama salonunda renkli müşterilerinin arzu ettiği her türlü kutlamayı organize ediyor. Spandau karnaval klübü kutlamalarını düzenli olarak bu salonlarda yapıyor ve yerel polis çalışanlarının yanısıra, Türklerin kutlamalar eşliğinde sünnet olan erkek çocukları da buraya geliyorlar. Güneser büyük ve küçük salonlarda kadın ve erkeklere birbirlerinden ayrı olarak kına gecesi, düğünler, okul bitirme baloları, işletme kutlamaları organize ediyor. İsteğe bağlı olarak loş ışık ve beyaz örtülerle kaplanmış sandalyelerde ya da rengarenk parti süslemeleri ve duvarda asılı duran gümüş parıltılı perdelerle.

„Müşterilerimizin büyük bir kısmı Alman ya da Doğu Avrupalı” diyen Güneser, bu tür müşterinin ancak çalışılarak kazanıldığını vurguluyor. Kendisinin devamlı tavsiye edildiğini ancak bunun yanısıra yerel gazetelere reklam verdiğini belirten Güneser, kendisi gibi aksanlı Almanca konuşan ve yabancı bir ada sahip olan bir iş adamının işinin çok da kolay olmadığını ifade ediyor ve „çok önyargı ile karşılaşıyoruz” diye ekliyor. Ancak yapıcı bir özelliğe sahip olan Anadolu kökenli Güneser, „Türklerin sahip oldukları anlayış” ile Almanlara yaklaşıyor. „Her bardağı hesaplamıyoruz. Esneğiz ve herşeyi mümkün kılıyoruz” diyen Güneser, büyük salonu 1500 kişi sığacak şekilde büyütmek istediğini belirtiyor. Böyle büyük partileri kim kutluyor sorumuz üzerine, „Giresun veya Samsun’dan gelen Karadenizliler...” yanıtını veriyor. Bunlar genelde bütün ailesini beraberinde getiren yerel Türk dernekleri ve Güneser’in yeni hedef grubu.

Bugüne kadar herhangi bir danışmanlık hizmeti alma durumunda olmadığını belirten Güneser, „Aslında biliyorum gerçekten çok işe yarayabilir. Ama ben böyle de işimi hallediyorum” diyor. PwC’nin yaptığı güncel ankete göre Türk kökenli girişimcilerin ancak üçte biri bir şirket danışmanına başvurmuş durumda.

Muhasebeci Süreyya İnal, Türk girişimcilerin danışmanlardan hizmet almak söz konusu olduğunda Alman girişimcilerden farklılık gösterdiğini söylüyor. Sahip oldukları sorunlara rağmen oldukça kısa vadeli ve genelde çok geç danışmanlık hizmeti alma kararı veriyorlar diyen İnal ekliyor: „Şansım yaver giderse girişimci arıyor ve beş saat içinde bir anlaşma imzalayacağım diyor. Yaver gitmezse arıyor ve ben biraz önce bir anlaşma imzaladım diyor”.

Türk girişimcilerin yaptıkları kariyerlerin farklı geçmişleri var: Bazıları kendi vatandaşları için, bazıları ise yalnızca kendi vatandaşları ile çalışıyorlar. Bazıları ise etnik sınıflandırma ile asla muhatap olmayı istemiyorlar ve kendilerini tıpkı diğerleri gibi iş adamı olarak görüyorlar. Ortadaki olgu ise; Türk girişimcilerinin tam olarak entegre oldukları ve Berlin pazarından ayrılmaz bir parçası haline geldikleridir. Yeni „Made in Germany”nin yeni sloganı şu şekilde olabilir: „Alman disiplini ve Türk sevecenliği ile”.

Ferda Ataman, Matthias Jekosch, Anne Labinski, Lina Staubach

Bülent Bilik

5 / 2009

Zurück